9 Şubat 2009 Pazartesi

İki hafta geçmiş

Sabah işe giderken yeni sanal günlüğüme iki haftadır hiç bir şey yazmadığımı düşündüm. Bir önceki hafta sonu Mudanya-Bursa'da iki güzel gün geçirdim. Hamam sefası yaptım, arkadaşım Nalan'ı gördüm, teyzemlere ve Bursa'daki komşulara uğradım. Velhasıl-ı kelam Bursa iyi geldi.

Önceki hafta sonu ise iki gün 7'şer saatlik bir Sözlü Tarih Atölyesine katıldım. O da iyi geldi. Sözlü tarihle 15 yıl önce üniversitede aldığım bir ders sayesinde ilgilenmeye başlamıştım. Yaklaşık 200 kişi atölyeye katıldı. Verimli bir çalışmaydı.

Yürümelerimi aksattım, işler hızlandı, dergi için yazmam gereken 2 konu var. Bu sabah işe giderken hep bunları düşündüm. Herşeye rağmen sabah yürüyüşlerimi aksatmamam lazım. Hoş dün (Pazar) günü epey yürüdüm ama bir yürü bir yürüme olmuyor. Devamlılık esastır.

22 Ocak 2009 Perşembe

Dün sabah...

Dün sabah işe giderken önce bir durak yürüdüm, sonra otobüse bindim. Sahrayı Cedid'te indim, planım Erenköy'den sıkı bir yürüyüşle caddeye, sonra da sahile inip öyle işe gitmekti.

Evden işe giderken hangi güzergah olursa olsun, çoğunlukla motorlu taşıtların yoğun olduğu yerlerden geçmek zorundaydım. Bu yüzden bu zorunlu yerleri en aza indirebilmek için, mümkün olduğunca küçük ve sakin sokaklara girmeye gayret ediyorum. Bilmediğim yerleri de görmeyi istediğimden girdiğim sokaklar tanıdık caddelere hemen çıkmıyor, böylece yol uzadıkça uzuyor. Mecburen Göztepe'nin geçmediğim sokaklarından çapraz yönde caddeye inecektim. Sahili unuttum. Çünkü trafik ve egzoztan kaçayım derken garip garip sokaklara sapmıştım. Yolumun üstünde çoğunlukla gökdelenler olsa da aralarda kış günü açan güzel çiçekler ufak sürprizler yapıyordu.

Göztepe civarındaki tren yolu çevresinde öyle fazla yüksek katlı apartman, site ve rezidans (ne demekse) varmış ki. Bu kadar yüksek binalarda niye oturmayı tercih ederler hiç anlamam. Çok küçük bir alanda bu kadar sık ve yüksek konut planı modası geçecek mi acaba? Bunu ben ömr-ü hayatımda görebilecek miyim? Sanmam.

Bir önceki gece Volkan'la Jim Carrey'nin başrolünü oynadığı Yes Man-Bay Evet adlı filme gitmiştik. Havamdaydım herhalde epey güldüm. Filmde kendi yazıp bestelediği şarkıları geceleri 5-6 kişilik bir dinleyici grubuna söyleyen baş kız, sabahları 6'da daha kalabalık bir gruba liderlik ederek koşarken fotoğraf çekiyordu. Ben de 1 haftadan fazla süredir sabah yürüyüşlerimde ara ara fotoğraf çektiğimden kendimi anımsadım. Filmdekiler elbette benden çok daha sevimliydiler, koşarken çektikleri fotoğraflar da yamuk yumuk, flu ama çok hoştu. Ben uzun mesafe koşamam ama koşabilenlere bu şekilde fotoğraflı koşular öneririm. Çok eğlenceli olacağı kesin. Bir de filmde dedikleri gibi kıpırdamadan herkes fotoğraf çeker:))


20 Ocak 2009 Salı

Bu sabah işe giderken...

Bu sabah işe giderken bu blog'u hazırlamaya karar verdim. Nasıl olsa sabah yürüyüşlerine başlamıştım, fotoğraf da çekmeyi seviyordum, daha erken kalkıp daha fazla yürümek ve bunları düzenli yapmak için blog gibi bir motivasyona sahip olmak iyi fikirdi. Hem belki kilo bile verebilirdim :)

Yaş 35 yolun yarısı eder... diyen şairin sözü artık çok geçerli değil, ortalama ömür biraz uzadı. Ama 35'ten sonra her geçen yıl biraz daha hızla yaşlandığımız da gerçek. Yolun neresindeyiz bilemeyiz. Zamanı gelince göreceğiz. Yaşadığımız sürece kendimize iyi bakmamız gerekiyor. Çeşitli faktörlerin yanı sıra yaş ilerledikçe metabolizmamız yavaşlıyor. Kendimize dikkat etmeyince de kilolarımız artıyor ve sağlığımız bozulmaya başlıyor. Ben zaman zaman kendime daha iyi bakmak ve metabolizmamı hızlandırmak için çabalarım. Ama çoğu zaman çoğu kişi gibi motivasyonum azalır ve iyi şeyleri düzenli yapmayı bırakırım. Bu blog belki iyi şeyleri düzenli yapmama sebep olur.

Geçen sene ablamın diyeti, fazla yememe konusunda çabalarım, özellikle bisiklete binmek olmak üzere daha fazla haraket etmem sonucu hatırı sayılır ölçüde kilo verdim. Tam dokuz kilo. Ama tabi yaz başından itibaren tüm bunları bırakınca yavaş yavaş verdiklerimi geri almaya başladım. Bir hafta önce ufak ufak kilo verdiğim zamanlardaki eylemlerime geri döneyim dedim.

Sabahları zor uyanan biriyim, 10 dakika daha uyursam kendimi karda hissedenlerdenim. Geçen hafta bir gayret erken uyanma çalışmaları yaptım. Kendimi sabahları önce 15 dakika, sonra yarım saat erken kalkmaya zorladım. İşe giderken sarı dolmuş, minibüs, otobüs ve tren seçeneklerim var. Treni tamamen es geçmek zorunda kalıyoruz, çünkü aşırı kalabalık oluyor. Ben de kalan taşıtlardan birine binmeden önce mesafeyi mümkün olduğunca uzatıp geçmediğim sokaklarda yürümeye karar verdim.

Zaten her zaman bulunduğum kenti tanımak için çaba harcamışımdır. Bursa, Ankara ve en son olarak İstanbul'u karış karış gezerek öğrenmeye çalışırım. Aslında arkadaşlarımla düzenlediğim ufak gezi ve katıldığımız etkinliklerle ilgili hazırladığım bir blogum var :(http://hkpcg.blogspot.com/). Eski çalışma düzenimiz yüzünden arkadaşlarıma zaman ayıramadığım için ve onlarla birlikte bir şeyler yapmak amacıyla 2007 yazında bu blogu hazırlamıştım. Ortak gezi ve paylaşımlarımız devam ediyor. Ama her sabah daha fazla yürümek ve günlük tutar gibi daha fazla şeyler yazmak için bu blogu hazırlamak bana cazip geldi.

Bu sabah işe giderken bir durak yürüyüp tren istasyonuna ulaştım. Sadece saatlerine bakacaktım, uzun zamandır trene binmemiştim ve aniden tren geldi, kalabalık olduğu halde bindim. Çünkü en fazla iki durak sonra iner yürürüm diye düşündüm. Göztepe'de indim. Bilmediğim sokaklara daldım. Yön duygum fena değildir. Gideceğim istikameti şaşırmadan yürürken iki adet eski ama bakımlı ev gördüm. Demek buralarda Sunay Akın'ın Oyuncak Müzesi'ne dönüştürdüğü, babadan kalma köşkü dışında, evini ve bahçesini müteahhite satıp çok katlı apartman yaptırmayan mülk sahipleri hala vardı.

Tren yolunu çok kaybetmeden ilerlerken Göztepe ve Feneryolu arasında, daha önce otobüsle geçerken gördüğüm Özgürlük Parkı'na ulaştım. Gayet büyük ve güzel bir park. Başka yürüyüşlerimde buraya tekrar tekrar gelmeye karar verdim. Feneryolu'na çıkıp Bağdat Caddesinde yürüyerek işe vardım. Bugünlük bu kadar. Sabah yürüyüşlerimi ve günlük anılarımdan bir bölümünü her gün olmasa da mümkün olduğunca buraya yazacağım.

Aklıma yurttan oda arkadaşım Vala geldi, 2007'de hazırladığım ilk blogtan kendisine bahsetiğimde annemin güzel lafı aklına gelmiş: aylak bakkal... Okumaya, yazmaya ve bu blog gibi şeylere zaman ayırabilmek aylaklıksa, ben aylakım:)) Nasıl günlük yazanlara imrenilirse, bu sanal günlükleri de benzer şekilde görmek lazım. Herkesin kendine zaman ayırması ve çeşitli uğraşlarla aylaklık yapmasını tavsiye ederim. İyi geliyor...

NOT: Bunu yazmak 15 dakikamı almadı, tabi yeni blogun hazırlanması, şablon seçimi ve fotoğrafları yüklemekle yarım saati buldu. Ama sonraki günler işim daha kolay olacak.